Bu sarık, bu başla beraber çıkar

“Ankara’ya geldiğinde, Isparta trenine götürülmesi gerektiği hâlde, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın makamına götürüldü.

- Bu haber 1 kez okundu.

Bu sarık, bu başla beraber çıkar

Vali odasında Bediüzzaman’ın sarığını çıkartıp şapka giydirmeye çalışınca ona ‘Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum’ gibi ifadelerle niçin sarık taktığını, cübbe giydiğini anlatmak istedi. Valinin sarığına müdahale etmeye çalışması üzerine hiddetlendi. ‘Bu sarık, bu başla beraber çıkar.’”

DİZİ-5: İslam Yaşar

BEDİÜZZAMAN’IN BAKİYYE-İ ÖMRÜ

Bakiyye-i ömr.

‘Ehl-i kalp, ehl-i huzur ve aklı başında, kalbi yerinde bulunan’ insanlar, müttaki mü’minler ve saadet-i dâreynin temel taşı, kemalâtın madeni, menbâı olan Sünnet-i Seniyyeye ittibâı hayatın esası sayan Müslümanlar, ömrün asıl müddetini altmış üç sene telâkki ettiklerinden o yaştan sonra yaşadıkları zamanı ‘bakâya, inkıta, geri kalan, uzatma, artık’ gibi mânâlara gelen mezkûr tabirle tarif ederler.

“Hayat, Zât-ı Bâkî-i Hayy-ı Kayyum’a baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve rûh oldukça hem beka bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki sermediyet cilvesini alır, daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakmaz.” (Said Nursî. Şuâlar. Y. A. N. İstanbul 2007 s: 119)

Hayata bu nazarla bakan âlim, mürşid, meşayih sıfatını taşıyanlar bakiyye-i ömrün uzunluğuna kısalığına, rahatlığına rahatsızlığına bakmazlar. O yaştan sonra kendilerini ölmüş bilirler ve Hoca Ahmed Yesevî kadar olmasa bile onunkini hatırlatan menzillerde inzivaya çekilip riyazete girerler. Kût-i lâ-yemût şartlarında ölmeyecek kadar gıda ile iktifa ederek bakiyye-i ömürlerini tamamlarlar.

Habib-i Ekrem’i (asm) örnek almak

Kâmil insanlar o zamana kadarki hayatlarında olduğu gibi bakiyye-i ömürlerinde de ‘Saadet-i ebediyenin vesile-i vücudu olan Habib-i Ekrem’i (asm) örnek alarak Sünnet-i Seniyyelerini bir ayna şeffaflığı ile yaşadıkları zamana aksettirdiklerinden müntesipleri onların yalnız derslerini dinleyip nasihatlerine uymakla iktifa etmezler, yaşayışlarına bakarak hayat hâllerini de örnek alırlar.

Bediüzzaman Said Nursî de her hâli ile örnek olan âlimlerden, mürşidlerden biridir. Mürşidlik vasfının yanı sıra müçtehidlik sıfatı da taşıdığı ve mânevî vazifesinin icaplarını hem hayatında, hem eserlerinde bihakkın yerine getirdiği için tıpkı kendisinden önceki müçtehidler gibi onun da yalnız talebelerince değil, bütün mü’minler tarafından bilinmesi, tanınması ve örnek alınması gerekir.

Muhtemelen, Risâle-i Nur Külliyatı arasında yer alan Tarihçe’i Hayatı’nda ömrünün sadece Nur hizmetine taalluk eden hâllerine, hadiselerine, bahislerine yer vermesinin sebebi budur. O Tarihçe-i Hayat’ında, şahsî hayatının tafsilatı ile anlatılmasına müsaade etmese de onun bilhassa bakiyye-i ömrü talebeleri tarafından araştırılmalı, incelenmeli, bilinmeli, anlaşılmalı, örnek alınmalı ve her vesileyle anlatılmalıdır.

Âlemlerin Efendisi Hazret-i Muhammed’in (asm) altmış üç yaşında ahirete irtihal ettiği Hicrî takvim esas alındığı ve Said Nursî’nin dünyaya geldiği yılın, mevsimin, ayın, günün tam olarak bilinmemesi göz önünde bulundurulduğu takdirde, onun altmış üç yaşı takriben Milâdî 1943 veya 1944 yılına tekabül eder.

Sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım

1943 yılında Kastamonu’da sürgünde olan Bediüzzaman talebesi Abdullah Yeğin’e ‘Kardeşim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene her hâlde ya vefat edeceğim veya başka yere gideceğim’ (Ş. Vahide, Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı, Etkileşim Yayınları İstanbul 2006 s: 318) dediğine göre muhtemelen hissen ve kalben de olsa altmış üç yaşında vefat etmeyi dilediği ve öyle bir beklenti içinde olduğu söylenebilir.

Said Nursî’nin mezkûr ifadelerde dile getirdiği birinci ihtimal gerçekleşmedi. İkinci ihtimal vuku buldu ve 27 Eylül 1943 tarihinde Isparta Hapishanesi’ne sevk edilmek üzere jandarmaların refakatinde eski bir şehirler arası otobüse bindirilerek gönderildi. Kastamonu’da karakolun nezaretinde zehirlendiği için hastaydı.

‘Ölüm gelmese de ölmüş gibiyim’ (a.g.e. s: 413) diyerek kendisini hayattan ziyade memata yakın hisseden Bediüzzaman, o hâlet-i rûhiye içindeyken bile sadece kendisini düşünmedi ve Leyle-i Kadir olma ihtimalini nazara alarak gecenin ilerleyen vakitlerinde yolcularla birlikte duâ edip o feyizli zamanı ihya etmeye çalıştı.

VALİ TANDOĞAN’A SERT CEVAP

Ankara’ya geldiğinde, Isparta trenine götürülmesi gerektiği hâlde, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın makamına götürüldü. Vali odasında Bediüzzaman’ın sarığını çıkartıp şapka giydirmeye çalışınca ona ‘Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum’ gibi ifadelerle niçin sarık taktığını, cübbe giydiğini anlatmak istedi. Valinin sarığına müdahale etmeye çalışması üzerine hiddetlendi.

“Bu sarık, bu başla beraber çıkar.”

Bu sert cevap Tandoğan’ı susturmaya ve durdurmaya yetti. Bediüzzaman oradan trenle Isparta’ya sevk edildi. Isparta Hapishânesi’nde başka şehirlerden getirilen talebeleriyle uzaktan işaretleşme suretiyle de olsa bayramlaşmasına müsaade edilmedi. Böyle bir istekte bulunduğu için hem o, hem de bazı talebeleri hücreye atılarak cezalandırıldı.

Bir ay kadar orada tutulan Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri, Adalet Bakanı’nın emri ile trenin yük vagonlarına bindirilerek Denizli’ye sevk edildi. Hapishanenin ağır şartlarına ve reva görülen baskıya, zulme rağmen Risâle-i Nur Külliyatı’nın telifine Meyve Risâlesi ile ve başka bazı bahislerle orada da devam etti.

Talebeleri bir yandan gizlice elde ettikleri Risâleleri yazarak çoğaltırken, diğer yandan koğuşlarındaki mahkûmlara namaz kılmasını, Kur’ân okumasını öğrettiler dinî, akaidî bilgiler verdiler. Mahkûmların ekseriyeti kendi isteğiyle o derslere katıldığı için Denizli Hapishanesi âdeta Medrese-i Yusufîye hâline geldi. Kısa zamanda iki yüzden fazla mahkûm ıslah-ı nefs ederek namaz kılıp Kur’ân okumaya başladı.

ÇİÇEK AŞISIYLA ZEHİRLEdiLER

Bediüzzaman, 1944 yılı başlarında hapishanede çiçek aşısı yapılma bahanesi ile zehirlendi. ‘Nur ve Gül dairesindeki sebatkâr, metin, sarsılmaz kardeşlerinin ve Kastamonu fedakârlarının varlığını hatırladı, ‘Şimdi ölsem, onlar var diye ferah-ı kalple ecelimi karşılayacağım’ (A. Kadir Badıllı. Mufassal Tarihçe. Timaş, İstanbul 1990 c. 2, s: 1025) diyerek yine ölümünü medar-ı bahs etti.

“Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine hasta oluyor ve ölüyorlardı. Gizli düşmanlar beni zehirlediler ve Nur’un şehid kahramanı merhum Hafız Ali benim bedelime hastaneye gitti ve benim yerime berzah âlemine seyahat eyledi.” (Lem’alar s: 578)

Kendisinin bu sözlerle de ifade ettiği gibi yine Hicrî takvime göre takriben altmış üç yaşı içinde iken merhum Hafız Ali’nin, 1944 yılı Mart ayının ortasında onun bedeline hastaneye gittiği ve onun yerine berzah âlemine seyahat eylediği düşünülürse; Said Nursî’nin, fiîlen olmasa bile ihlâslı bir talebesinin ‘harika fedakârlığı’ sayesinde o hissî, kalbî dileğinin bil-mânâ gerçekleştiği söylenebilir.

“Seyidim olan Zât, bana tahsis ettiği altmış altından tedricen birer miktar para veriyordu. O altmış altın ise altmış sene ömürdür ki bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum.” (Said Nursî. Sözler. Y. A. N. İstanbul 2004 s: 520, 522) “O altmış arşın derinlik ise ömr-ü vasatî ve ömr-ü galibî olan altmış seneye işarettir.” (a.g.e. s: 67)

Bu teşbihlerin yanı sıra Said Nursî’nin eserlerinde zaman zaman kullandığı ‘O yirmi dört altın ise yirmi dört saat her gündeki ömürdür’ (a.g.e. s: 40) gibi teşbih ve tevillerde de günlük ömrü yirmi dört saat, vasatî veya galibî ömrü de altmış üç yaşı civarı olarak kabul ettiği görülür.

Hâl böyle olunca ‘Bediüzzaman’ın hayatının bakiyye-i ömr safhası Hicrî altmış üç yaşında ve mezkûr şartlarda başlamıştır’ denebilir.

Kaynak: Yeni Asya

Anahtar Kelimeler:
BediüzzamanSarık

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol