Devamlı gerginlik hukuk devletine zarar verir

Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesi’nde konuşma yapan Anayasa Mahkemesi eski üyesi Prof. Dr. Sacid Adalı, devamlı gerginliğin hukuk devletine ve dolayısıyla iç barışa zarar vereceğini vurguladı.

Halit Aydoğan
Halit Aydoğan
24 Ocak 2018 Çarşamba 09:07
21 Okunma
Devamlı gerginlik hukuk devletine zarar verir

Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesi’nde 13/01/2018 de ‘Hukuk Devleti ve İç Barış’ konulu bir seminer veren Anayasa Mahkemesi eski üyesi Prof. Dr. Sacid Adalı konuşmasında hukuk devletinin prensiplerinden bahsetti ve iç barışın sağlanmasının yolunun geleneklerimize sahip çıkmaktan geçtiğini belirtti.

“Kanunlar yapılırken hukuka uymaya ve maşeri vicdanın tatmin olmasına dikkat edilmeli” diyen Prof. Dr. Sacid Adalı, konuşmasında şu ifadeleri kullandı; “Zamanın değişmesiyle kanunlar da değişir. Bu değişimde hem dünya milletlerinin hem de içinde bulunduğumuz toplumun uzun vadede olgunlaşıp geliştirmiş olduğu prensipler ve insanların ihtiyaçlarına cevap verme zaruretinin dikkate alınması gerekir. Mahalli hukuk kurallarının dışında, bütün cemiyetlerin, dünya insanlarının ortak mirası olarak herkesin bir başka hamulesi, bir güzel yükü, bir büyük hazinesi daha vardır ki, buna “evrensel hukuk kuralları” denir.

Halkın adalet anlayışını tatmin etmeyen hukuk bir işe yaramaz

Adalı daha sonra şunları söyledi: Meselâ, suç ve cezanın şahsiliği, kanunsuz suç ve olmaz gibi ilkeleri, siz Türkiye’de icat etmiş olabilirsiniz. Başka yerlerde de birileri uyguluyor olabilir, fakat bunlar mantıklı ve tutarlı kaideler ise bütün cihanda da kabul görürler. Diyelim ki, baktım, benim memleketimde böyle bir şey yok. Ben suç ve cezanın şahsî olduğuna inanmıyorum. Olabilir. Ben de kendi kriterlerime göre muamele ederim insanlarıma. Şu şartla ki, benim adalet dağıtışım vatandaşların gerçek ihtiyaçlarını karşılıyor, adaletsizlikleri gerçekten gideriyor olsun. Bir ferdî vicdan vardır, bir de toplumun, toplumların ortak maşerî vicdanı vardır. Kanunu uygularken hem insanın ferdî vicdanının hem de toplumun maşerî vicdanının tatmin olması gerekir. Bunlara ulaşıldığı ölçüde o kanun yerli yerinde bir hukuk kaidesi sayılır. Kişiyi memnun etmeyen, ortak aklı, ortak paydayı, halkın adalet anlayışını tatmin etmeyen hukuk hükmü bir işe yaramayacaktır. 

Toplumun vicdanını kanatabilir

Hukuk devleti ile kanun devleti aynı şey demek değildir. Her kanun yapıcı, her kanun çıkartan Meclis her zaman hukukî davranıyor denemez. Elbette gücü, kuvveti ölçüsünde her siyasî irade genel ve özel düzenlemeler yapar. Fakat bu hukukî metinler sübjektifliğe, keyfiliğe kaçabilir. Fertlerin ve toplumun vicdanını rahatsız edebilir, hatta kanatabilir. Meselâ kanunların genelliği ilkesi vardır. Kanunlar herkes için geçerlidir. Sadece bir kesime, birkaç insana uygulamak için kanun çıkartılması hukukî değildir. Bu yanlış durum sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde olabilir.

Hukuksuz devlet zalimdir

Kanun devleti her zaman hukuk devleti görüntüsüyle örtüşmeyebilir. Bir kanun çıkartılmışsa şartlara uyan herkese tatbik edilir. Evrensel hukuk kurallarıyla örtüştüğü ölçüde kanunlar, toplumun gerçek ihtiyaçlarını gideren kurallar olarak hukuk devleti meydana getirir. Hukuk devletinin ilkeleri vardır.  Bu, devletin hukuku değil, hukukun devletidir, güç ile hukukun izdivacıdır. Başka bir ifadeyle, devletsiz hukuk aciz, hukuksuz devlet zalimdir. Hukuk sadırlarda (vicdanlarda), kanun ise satırlardadır. Bizim Anayasamız 2. maddesinde bunu üç sıfatla bezemiş. Tek başına sade bir hukuk devleti değil, demokratik bir hukuk devleti, laik bir hukuk devleti, sosyal bir hukuk devleti. Bunu siz daha da arttırabilir, dördüncü, beşinci sıfatlar da ekleyebilirsiniz. Bazı şeyleri demek kolay da uygulaması ayrı mesele. Bu kavramlar zaten doktrinde ve uygulamada tartışmalı, karmaşık boyutlu olduğu için fazla ilâvelerle uzatmak mümkün görünmüyor. Daha çok bu üç sıfatla hukuk devletini yorumluyorlar. Bir kere demokratik olacak, çoğunluğun sözü geçecek, fakat o çoğunluk geride kalan azınlığın hiçbir surette haklarını ihlâl etmeyecek. Onların varlığını, her şeyini, aynen kendine oy verenler gibi gözetecek, koruyacak, kabul edecek. Bazı haklar var ki, yaşama hakkı başta olmak üzere, temel hakların çoğu, doğuştan gelen haklardır, gerçek bir hukuk devletinde hiçbir iktidar bunları kayıtlamaya, sınırlamaya gidemez.

Şarkta mıyız, garpta mıyız, neredeyiz?

Örnek olarak, Alman Anayasası’nın 2. maddesi gösterilebilir. Burada söylenen şudur: “İnsanın şeref ve haysiyeti dokunulmazdır, bütün devlet erki ona saygı göstermek ve onu korumakla mükelleftir.” Öte yandan, laik ve sosyal olmanın gerekleri de yerine getirilecektir. Birbirimizden ve dünya toplumundan kopmamalıyız. Toplumsal saadetin ilk anahtarı güvendir. Eskiden kalma bir benzetmeye uyarak ben Türk toplumunu başı Garpta, ayakları Şarkta, gövdesi muallakta olan bir toplum diye mütalâa ederdim. Hakikaten hâlâ ne olduğumuzu bilmiyorum. Şarkta mıyız, Garpta mıyız, neredeyiz? İnşallah millî ve yerliyizdir. Yalnız bunlar iyi bir şey de, yine de bu ikisi bir araya gelir mi diye endişe ediyorum. Gramatik olarak, yerli ve millî sinonim iki kelimedir. Yerli ise millîdir, millî ise zaten yerlidir. Önemli olan, mümkün olduğu kadar yerli veya millî oluşumuzu evrensel oluş ve ilkelerle örtüştürmeye dikkat etmektir. Hem millî varlığını devam ettirecek, hem dünya milletleri topluluğundan kopmayacaksın, hatta, hem de millî ve yerli değerlerimiz evrenselin yakaladığı ve uyguladığı kıymetler haline gelecek.

Birbirimizden emin olacağız ki mutlu olalım

Her birimiz saygının, sevginin, paylaşmanın, rahmetin, merhametin, vicdanın işletildiği, ortak yüksek değerler olarak kabul gördüğü bir cemiyette huzurla yaşamaya ihtiyacı olan insanlarız. Hep birbirimizi hırpalamaya, dürtmeye, ötelemeye kalkar, güvensiz bir sosyal yapı meydana getirirsek böyle bir düzen huzur, rahat, memnuniyet sağlar mı? Birbirimizden emin olacağız ki bu güven sayesinde mesut olalım. O kadar tatlı bir şey ki birbirimizden emin olabilmek. Peygamber Efendimizin (asm) daha nübüvvet gelmeden evvelki ilk sıfatı Muhammed-ül Emin idi, korkulmayacak, ürkülmeyecek, sağlam güvenilir insandı. Bazı kavramlar yok olduğu zaman aranır. Ne ki, hangi kavramdan çokça bahsediliyor, ona çok ihtiyaç duyuluyor demektir. 

Genelde üretirken insanlar kavga etmiyorlar 

Allah versin, geçimini temin edecek meşrû bir düzene kavuşan kimse başka ne arar ki? Hatta kendindekileri de vererek daha mutlu olmayı öğrenir. Veren el alan elden daima hayırlıdır der. Genelde üretirken insanlar kavga etmiyorlar. Ah, bir de paylaşırken adil olmayı öğrenebilsek. Niza paylaşırken ortaya çıkıyor. Sade kazanılanı değil, mutluluğu, tebessümü bile kıskananlar çıkıyor. Senin rahat yaşayışını kıskananlar, çoluk çocuğunu, evini arabanı kıskananlar olduğu gibi gülümseyen yüzünü bile kıskananlar çıkıyor. Ama biz güler yüze muhtaç olduğumuzu hissediyorsak gerçekten onu arıyoruz demektir. Var olan aranmaz. Varın değerini bilmeyen yokken anlar onun kıymetini. Biz bu kadar bön müyüz ki varın kıymetini yoka düştüğümüz zaman anlayacağız. Varın kıymeti benim için varken de belliyse ben akıllı adamım demektir. Fakat burada bir karmaşa var. Var‘la yok’un arasında gidip gelirken yolumuzu şaşırıyor, ne aradığımızı bilemiyor, kavgayı, marazı, ihtilâfı körüklüyor, gerilimlerden medet umuyoruz. 

İyi idareciler aynı zamanda iyi düşünürlerdir 

Toplumun tansiyonunun yükselmesi sıhhat alâmeti değil. İnsanın tansiyonunun yükselmesi büyük tehlike doğurduğu gibi toplumların tansiyonunun artması da tehlikenin göstergesidir. Aynen bunun gibi toplumlar da gerildiği zaman, bu, bazı işaretlerle kendini ifşa eder. Enerji birikimi halinde ferdî olarak, meslek grupları itibariyle, siyasî partiler, dernekler, cemiyetler vasıtası ile ihtiyaçlar daha gür sadâyla söylenir. Bunların aynen vücutta beliren işaretlerde olduğu gibi dikkate alınması ve asıl hastalık neyse onun giderilmeye çalışılması elzem bir iştir. Bunun gibi, toplumda da enerjiyi biriktirmemek, onun sebeplerini aramak gerektir. Biriken enerji yavaş yavaş salınmalı, toplum revizyona gitmeli, kendi kendini tamir ve tedavi etmeyi öğrenmelidir. İyi idareciler aynı zamanda iyi düşünürlerdir, istişareye önem verenlerdir.

İstişare ile yönetmek kolaylık ve isabet sağlar

İyi idareci enerjik, karizmatik, iyi gözlemci, mütefekkir, danışmacı, etkili hatip, hatta yeri geldiğinde nüktedan olan insandır. Eflatun’un dediği gibi “ya krallar filozof olsaydı, ya da filozoflar kral.”  Tek başına yetmiyor. Disiplinler arası bir münasebet içinde, istişare ile yönetmek kolaylık ve isabet sağlar. Herkes her şeyi bilmeyebilir, ama bilenleri bir araya toplayabilir, akil insanlar heyeti kurabilirse kendi kazanır. Hukuk devleti bir araçtır, iç barışın ve huzurun kaynağı geleneklerimizdir. Devamlı gerginlik hukuk devletine zarar verir. Asıl iç barış bizi biz yapan geleneklere sahip çıkmak ile olur. Esas maksat iç barıştır. Geride kalan her şey, hukuk devleti dahil, hepsi bir araçtır. Bu itibarla hukuk devletini acze düşürmemek, hor kullanmamak gerek. Böylece demokrasiyi de pekiştirirsiniz.

İster istemez ızdıraplar, sıkıntılar doğuyor 

İç barışın asıl dayanağı, yazılı metinlerden önce toplumun asırlardan beri getirdiği, olgunlaştırdığı gelenekler, görenekler, adetler, an’aneler, örflerdir. Biz “modernleşeceğiz, Batılılaşacağız” diye girdiğimiz o uzun yolda başta dilimizin, kültürümüzün ilke ve kurallarının oynanması ile kayba uğradık. Oturmuş olgunlaşmış, yerleşmiş geleneklerimizi kaybettik. Şimdi yeniden temine çalışırken bu uğraşıdan ister istemez ıztıraplar, sıkıntılar doğuyor. Kanun yapmak kolay. Yazarsın, çizersin, değiştirirsin, bozarsın, olur. Ama gelenekleri ha deyince bozamazsınız, bozmamalısınız. Ha deyince de geleneği oturtamazsınız. Ortak değerlerdir gelenekler. Bunun kıymetini bilemediğimiz, her şeyi pozitif hukuk kuralları ile halledebileceğimizi sandığımız için yanılgıya uğradık.

Demokrasi, hak arama yoludur 

Demokrasi, özgürce hak aramak, söz söylemek hatta meşrû yollardan hakkını elde edene kadar kavga etme yoludur. Ama biz kavganın da dozunu kaçırdık. Geleneklerimizin, kanunlarımızın, çiğnendiğinin farkında değiliz, çiğneyen de biziz. En oturmuşu meselâ kabristan geleneği. Bir namaz kılınır, bir Fatiha okunur ve cenaze sessizce defnedilir. Yanındaki uzak yakın dostlarla müteselli olunur. Bugün alkışlar, çiçeklerle cenazeler kalkıyor. Evlilik adetlerimiz de değişti. Resmî nikâhtan sonra, dinî, ladini, herkesin bir yolu var, kendine göre merasim düzenliyor. En güzeli uzakken yakın olmak, en zalimcesi yakınken uzak olmak. Biz yakınken uzak olduk.

En zalimcesi yakınken uzak olmaktır 

Ben herkese güveneyim selâm vereyim, çay içelim istiyorum. Bulamıyorum. Huzur, sükûnet, mutluluk istiyorum ben. Kendimle, ailemle, çevremle barış içinde değilsem, yakınlarım kaybolmuşsa bu dünyanın ne kıymeti kalır ki? Biliyor musunuz, en normali yakınken yakın olmak, en doğalı uzakken uzak olmaktır. En güzeli ise uzakken yakın olmaktır. Ama en zalimcesi yakınken uzak olmaktır. Biz bunu becerdik, yakınken uzak olabildik. İç barış içinde yaşamaya lâyık değil miyiz? Birbirimizin gönlünü almak varken horlamak, itmek, kakmak, öç almakla vakit geçirmek nice canlara mal oluyor. Bugün ben itip kakıyorum, yarın sen.

Güce dayalı bir yönetim tarzı devamlı olamaz

Güce dayalı bir yönetim tarzı devamlı olamaz. Bütün cihan tarihi gücün sınırlandırılması için verilen mücadelelerin tarihidir. Bu suretle sınırsız ve frensiz güç ölçülü ve kayıtlı hale dönüşmüş, sınırlı ve daraltılmış özgürlükler de geniş ve oturmuş olgunluğa erişmiştir. Ne var ki, demokrasinin arızalı olduğu her yerde yine de güce tapma, güçlünün yanında olma eğilimi galip geliyor. Düşünerek, fikrederek iş yapma, yerini, gördüğüyle, duyduğuyla yetinmeye bırakıyor. Bu da insanları haberleri kaynağında çarpıtma ve algı operasyonları yoluyla taraf olmaya, ifrata ve tefrite sürüklüyor, toplum gerginlik, öfke, güvensizlik sarmalına giriyor, tansiyon yükseliyor, kriz yönetimine geçiliyor, iç barış kayboluyor.

İçimizdeki ben’i terbiye etmeliyiz 

Tansiyonu düşürmenin yolu itidalli davranmaktan, ahlâklı, erdemli, adil, danışmacı, mutabakatcı, sakin, makul, hatta nazik ve muzip olmaktan, estetiğe değer vermekten geçer. Öyle görülüyor ki, içimizdeki ben’i terbiye etmedikçe; bencillikten senciliğe yani hodbinlikten diğergamlığa ulaşmadıkça; gökyüzünü karartan firavunvari ihtişamlı yapılardan vazgeçmedikçe; kin, nefret, intikam duygularından arınmadıkça; koca Yunus’un eşsiz şiirindeki  “sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san” sözünü her gün içercesine tekrarlamadıkça; kitaplara hapsolmuş hukuku içten özümsemedikçe ve onu ferdî ve maşerî vicdanı tatmin eden bir hayat tarzına dönüştürmedikçe, bu dünyanın ömrü daha çok barış, hukuk ve adalet mücadeleleriyle geçecektir. İç barışın aranan evrensel sırrı, işte, meyveleri semadan sonsuz yıldızlar gibi sarkan sevgi, saygı, huzur, vicdan, adalet ve hukukun gücünde gizlidir. Bunlar camekânlarda saklanacak değil, devamlı kullanılacak ve yaşatılacak en kıymetli değerlerdir.

Haber: Şükrü KALI

Kaynak: Yeni Asya

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner101

banner60